BÖLÜM 1.2: KADININ TARİHSEL SÜREÇTEKİ YERİ VE HAFIZA KIRIMI
Mağduriyet Değil Direniş: Tarihi Söke Söke Yazan Mücadeleci Kadınlar.
Kadın tarihi, yalnızca eril sistemin zulümlerinden ibaret edilgen bir mağduriyet hikâyesi değildir. Aksine kadın, tarihin en karanlık dönemlerinde bile dövüşmüştür. İnancın, kılıcın, emeğin ve fikrin en ön cephesinde yer almıştır. Haklarını bedellerle var etmiştir. Bugün Alevi kadınının devraldığı miras, bu muazzam direniş zincirinin bir halkasıdır.
Kızılbaşlığın Dişil Kökü: Hürremiyye ve Kızıl Bayraklılar.
Hürremiyye hareketi adını Hürrem’den almıştır. Hürrem, Mazdekçi geleneğin dişil öncüsüdür. Harekete askeri ve siyasi liderliğiyle Babek damgasını vurmuştur. Babek katledilince bu dişil köken yeniden öne çıkmıştır. Hareket Muhammire adıyla da anılmaya devam etmiştir. Eril iktidarların mülkiyetçi ve cinsiyetçi düzenine karşı Kızıl Bayrak çekmiştir. Bu yüzden tarihte Kızıl Bayraklılar olarak da anılmıştır. Bu hareket malın, mülkün ve toprağın ortak paylaşımını savunmuştur. Sosyal eşitlikçiliği savunmuştur. Kadınla erkeğin inançsal ve insani dostluğunu da savunmuştur. Asırlar sonra Mezopotamya ve Anadolu’da Kızılbaşlık kimliği belirecektir. Bu kimlik Şah İsmail’in ordularında da görülecektir. Bu direniş geleneği, Kızılbaşlık kimliğinin tarihsel köklerinden biridir. Ortadoğu’nun en karanlık çağında filizlenen bu sosyal adalet ve eşitlik inancı, bugün Alevi kadınının damarlarındaki asil kandır.
Anadolu’nun Örgütlü Kadın Ordusu: Bacıyan-ı Rum.
On üçüncü yüzyıl Anadolu’sunda, Moğol istilasına karşı bir kadın örgütlenmesi kuruldu. Dünyada eşi benzeri görülmemiş bir örgütlenmeydi. Adı Bacıyan-ı Rum, yani Anadolu Bacıları idi. Bu örgüt, Alevi-Bektaşi kültürünün kurucu sacayaklarından biridir. Kadıncık Ana, yani Fatma Bacı, bu hareketin öncüsüydü. Hareket, kadını üç alanın merkezine koydu. Birincisi, ekonomik üretimdi: dokumacılık ve zanaat. İkincisi, entelektüel üretimdi: eğitim ve felsefe. Üçüncüsü, askeri savunmaydı. Bu kadınlar Aşına, eşine, işine sadık ol ilkesini topluma yaydılar. Onlar erkeğin arkasında değil, hayatın tam merkezinde birer öncüydü.
Chicago’dan Yükselen Alev: Sekiz Mart’ın Kanla Yazılan Tarihi.
Bugün kutlanan Sekiz Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, egemenlerin bir lütfu değildir. Kendiliğinden oluşmuş bir takvim yaprağı da değildir. Bin dokuz yüz sekizde New York’ta tekstil işçisi kadınlar sokaklara dökülmüştür. İnsani çalışma koşulları ve eşit ücret istemişlerdir. Bin dokuz yüz on yılında Clara Zetkin bir öneride bulunmuştur. Bu öneriyle bu tarih uluslararası bir güne dönüşmüştür. Bu tarih, kadınların canı pahasına kurduğu barikatlarda sökülüp alınmış bir kazanımdır. Hak, egemenlerin masalarında doğmamıştır. Hak, kadınların alnının terinde ve direnişinin ateşinde doğmuştur.
Anadolu ve Mezopotamya’nın Işığı: Alevi Kadın Kimliği.
Baskılara, engizisyonlara ve kara çarşaf gibi üzerine çöken karanlıklara rağmen, bu coğrafyanın kadim halkları takiyye zırhına bürünmüştür. Böylece öz değerlerini korumayı başarmıştır. Bu direnişin en köklü ifadesi Alevi öğretisidir. Alevi öğretisi cinsiyet, din, dil ve ırk ayrımını reddetmiştir. Yola giren her ferdi Can olarak tanımlamıştır. Bu bilgelik, kaynağını gökyüzünden almaz. Kaynağı Hava, Su, Toprak ve Güneş’tir. Bunlara Dört Anasır denir. Bu bilgelik, Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde, diyerek semavi dogmalara Anadolu’dan devrimsel bir cevap vermiştir.
Kadını tüm kötülüklerin kaynağı olarak gören dogmatik anlayışlar vardır. Bu anlayışlar tarihin her döneminde Batıni ikrar topluluğuna saldırmıştır. Özellikle kadın kimliği üzerinden saldırmışlardır. Akla ziyan düşman resimleri oluşturmuşlardır. Ancak Alevi kadını bu kuşatmaya rağmen inancın merkezinde eşit bir özne olarak kalmayı başarmıştır. Alevi kadını, binlerce yıllık hafızanın taşıyıcısıdır. Dört Anasır’ın yeryüzündeki ifadesidir. Bugün bu mirası yalnızca yaşatmakla kalmamaktadır. Kurumsal alanda da sahiplenerek geleceğe taşıma iradesini göstermektedir.
Sekiz. Takiyye: İki Taraflı Bıçak.
Takiyye, baskı, zulüm ve yok edilme tehdidi altında inancı, kimliği ve kültürel değerleri gizleyerek koruma stratejisidir. Alevilik tarihinde bu strateji, yüzyıllarca süren katliamlar, baskılar ve asimilasyon politikaları karşısında bir hayatta kalma kalkanı işlevi görmüştür.
Takiyye sayesinde Alevi toplulukları inançlarını, ritüellerini, müziklerini, ozanlık geleneğini ve can eşitliği anlayışını nesiller boyunca aktarabilmiştir. Dışarıya Sünni bir görünüm sergilenmiştir. İçeride ise cemevi yaşatılmış, dede geleneği sürdürülmüş, kadın erkek yan yana durmaya devam etmiştir. Bu anlamda takiyye, hafızanın ve kimliğin korunmasında vazgeçilmez bir araç olmuştur.
Ancak takiyye uzun bir tarihe yayıldığında tehlikeli bir dönüşüm başlar. Başvurulan örtü giderek özün kendisiyle karışmaya başlar. Nesiller boyu dışarıya karşı benimsenen dil, davranış ve pratikler zamanla içselleştirilir. Taklit, özün önüne geçer. Bu sürecin en çarpıcı yansıması, bugün Aleviler arasında duyulan bir söylemdir. Bu söylem şudur: Biz zaten gerçek Müslümanlarız. Bu söylem bir savunma refleksinin ürünüdür. Aynı zamanda Alevi kimliğinin İslami çerçeve içinde eritilmesinin sessiz bir ifadesidir.
Bu dönüşüm kadın üzerinde özellikle derin izler bırakmıştır. Alevi öğretisinde kadın, eşit bir candır. Ancak takiyyenin gerektirdiği görünmezlik stratejisi içinde kadın giderek arka plana itilmiştir. Dışarıya karşı sergilenen uyumlu kadın imgesi zamanla cemevi içine de sızmıştır. Kadının görünürlüğü ve kurumsal alandaki özne konumu zayıflamıştır. Takiyyenin koruduğu değerlerin tam da kendisi, yani can eşitliği ve kadın özneliği, takiyyenin uzun soluklu baskısı altında en çok zedelenen değerler haline gelmiştir.
Takiyye, Alevi kimliğini hem korumuş hem de dönüştürmüştür. Bugün Alevi kadınının kurumsal alanda özne olarak yükselmesi, yalnızca dışarıdan gelen baskılara karşı bir duruş değildir. İçeriden işleyen bu sessiz dönüşüme karşı da bir duruş anlamı taşımaktadır.
İkrarın Kaybı, Kavramların İstismarı ve Kurumsal Gerçekler.
Alevi toplumunun tarihsel gelişimi, zamanla bir ikrar toplumu olmaktan uzaklaşmıştır. Bu uzaklaşmanın faturası yine kadına kesilmiştir. Bugün Aleviliğin pek çok ilkesi, gereği yerine getirilmeden yalnızca dilde harcanmıştır. Bu ilkeler, içi boşaltılmış birer sloganına dönüşmüştür. Can söylemi ise yapısal eşitsizliklerin üzerini örten bir örtbas aracına dönüşmüştür. Eşitliğin dile getirilmesi, eşitsizliğin sürdürülmesinin kılıfı haline gelmiştir.
Kurumlarda eşit temsiliyet talep edildiğinde şu yanıt verilir: Biz Aleviyiz, bizde ayrım yoktur, hepimiz Can’ız. Bu yanıtla gerçeğin üzeri örtülmektedir. Kadın canlar da zaman zaman bu söylemin tuzağına düşmektedir. Oysa bugünkü Alevi kurumları, kadim Batıni ilkelere göre kurulmamıştır. Bu kurumlar, bulundukları ülkelerin dernek yasalarına göre kurulmuştur. Pozitif hukuka dayalı yapılardır. Bu yapılar, kendilerini bağlayan yasa ve tüzük hükümlerine göre yönetilmekle yükümlüdür. Biz Aleviyiz diyerek tüzük ve yasa hükümlerini ihlal edenlerin Alevilikten bahsetmesi inandırıcılıktan uzaktır. Kurumsal alanda söz sahibi olan eril bezirganlar, kendi yazdıkları tüzükleri bile çiğnemiştir. Dar boğazlarda Alevilik söylemine sığınmışlardır. Hesap sorulduğunda ise bu söylemi bir kalkan olarak kullanmışlardır. Sorun bireysel zaafiyetlerin ötesindedir. Bu, ikrarından kopmuş bir kurumsal anlayışın kaçınılmaz sonucudur. Bu anlayış, kadını özne olarak tanımamaktadır.
Vitrinlik Kadın Siyasetine Karşı İcazetsiz Direniş.
Özellikle genel kurullar öncesi kurumlarda hummalı bir kadın arayışı başlar. Göstermelik listeler hazırlanır. Geleceğe dair vaatler havada uçuşur. Ancak seçilecek kadınların mutlaka itaatkâr olmasına dikkat edilir. Hizmet amacıyla yönetime giren bilinçli kadınlar kendi doğrularında ısrar eder. O zaman pasifleştirme yöntemi dayatılır. Kadınların önü açılsın denildiğinde, Bizi yönetecek kalifikasyonda kadın mı var, gibi akla ziyan, hadsiz cevaplarla karşılaşılır. Oysa asimilasyon ve dış sızmalar tarih boyunca hep bu eril yönetim anlayışının yarattığı boşluklardan beslenmiştir.
Alevi kadınları, kendilerine biçilen bu vitrinlik rolünü ellerinin tersiyle geri çevirecek kadar güçlüdür. Kadınların kurumsal sınırların ötesinde attığı her adım, erkeğin icazetine ihtiyaç duymadan kendi yolunu çizme iradesidir. Lenin’in deyimiyle: Güven iyidir, ama kontrol daha iyidir. Birisi size Hepimiz Can’ız diyerek haklarınızı gasp ediyorsa, niyetinden şüphe ediniz.
Kadın, bastırılan değil, direnendir. Silinen değil, iz bırakandır. Susturulan değil, hakikati taşıyan varlıktır. Kadın hakikatin kapısıdır.
