BÖLÜM 1.1: KADININ TARİHSEL SÜREÇTEKİ YERİ VE HAFIZA KIRIMI

İlk Kadın ve Toprağın Hafızası.

İnsanlık tarihinin şafağında kadın, Mezopotamya ve Anadolu’nun bereketli topraklarında yaşamın özü olarak görülmüştür. Kadim zamanların rahminden doğan ilk kadın, ana olma kutsallığını bir mühür gibi ellerinde taşımıştır. Kadın, toprağın uyanışıyla ve hayatın nefesiyle yoğrulmuştur. Erkeğin üremedeki biyolojik rolü, o çağlarda henüz kavranmamıştı. Bu çağlarda kadın, doğaüstü bir yaratıcı güç olarak Ana Tanrıça mertebesindeydi. Kadın, insanlığı yerleşik hayata geçirmiştir. Doğayla uyumlu ilk ekolojik bilincin ve tarım devriminin de asıl mimarıdır. Büyük kutsanmıştır. Kadın sadece biyolojik bir ana değildir. Aynı zamanda tohumun döngüsünü keşfetmiştir. Böylece insanlığı yerleşik hayata geçirmiştir. Doğayla uyumlu ilk ekolojik bilincin ve tarım devriminin de asıl mimarıdır.

Dönüşüm ve Kadının Silinişi.

Kadın kimliğinin bu köklü konumu, mülkiyet kavramının doğuşuyla derin bir kırılmaya uğramıştır. Erkeğin üremedeki rolünün anlaşılması da bu kırılmayı derinleştirmiştir. Bu süreçte tanrısal güç kadından erkeğe ani bir kırılmayla el değiştirmemiştir. Bu, yüzyıllara yayılan bir dönüşümdü. Dönüşüm her katmanda yeniden üretilmiştir. Mitolojiler de bu el koymanın üzerini örtmek için yeniden yazılmıştır. Kökleri Mezopotamya’da bulunan anaerkil erkin yeşeren dalları, Anadolu’nun ulu anası Kibele olarak gelişmesini sürdürmüştür. Etki ve güçleri ortadan kaldırılamayan tanrıçalar, farklı coğrafyalarda ve çağlarda varlıklarını sürdürmüştür. Bunlar şunlardır: Mezopotamya’nın Ninhursag, İnanna ve İştar’ı, İran’ın Anahıta’sı, Anadolu’nun Hepat, Kibele ve Artemis’i, Kenan’ın Aşera’sı, Mısır’ın İsis’i, Hıristiyanlığın Meryem’i ve Alevi geleneğinin Ana Fatma’sı.

Bu tanrısal sistemler üzerine sonradan kurulan her yeni inanç düzeni, dişilliği bir adım daha geri itmiştir. Böylece kendi eril yapısını pekiştirmiştir. Öbür dünya, son yargı, sırat köprüsü, cennet ve cehennem gibi kavramlar Zerdüştlükten İbrahimi dinlere taşınmıştır. Bu, sürecin somut bir halkasıdır. Her aktarımda kadının kutsal alandaki yeri biraz daha daralmıştır. Dişilliğin sistem dışına atılması hız kazanmıştır. Bu dönüşüm, kadın üzerinde olumsuz derin izler bırakmıştır. Ancak kadının özündeki yaratıcı güç hiçbir çağda tam olarak söndürülememiştir. Bu dönüşümün cinsiyetli bir evren tasarımına yansıması yalnızca tek tanrılı dinlere özgü değildir. Zerdüştlükte dişil ilke, Spenta Armaiti aracılığıyla sisteme içkindir. Yine de ikincil konuma yerleştirilmiştir. Maniheizmde ise karanlık ve madde dünyası çoğunlukla dişil imgelerle temsil edilmiştir. Bu durum, kadın bedenini ve dişilliği olumsuzlayan bir teolojik yapı kurmuştur. Eril egemenlik böylece hem tek tanrılı hem de dualist sistemlerde kendini yeniden üretmiştir.

Eril Tanrının Gasp Ettiği Doğurganlık, Zeus’un Doğumları.

Yunan mitolojisi, kadının yaratıcı gücüne el konulmasının en çarpıcı belgelerini Zeus figürü üzerinden sunar. Bu anlatılarda erkek tanrı yalnızca egemenlik kurmakla yetinmemiştir. Kadına özgü en kutsal eylem olan doğurganlığı da bizzat üstlenmiştir.

Zeus, bilgelik tanrıçası Metis’i yutmuştur. Böylece onun yaratıcı gücünü ve bilgeliğini kendi bedeninde hapsetmiştir. Gerekçe açıktır: Metis’ten doğacak çocuğun kendisini tahttan indireceği kehanetiydi. Kadının bilgeliği böylece erkeğin zihnine hapsedilmiştir. Ardından Athena, Zeus’un kafasından dünyaya gelmiştir. Hephaestus’un baltası Zeus’un kafasını yarmıştır. Dişil gücün kaynağı olan bilgelik, artık bir erkeğin beyninden doğmaktadır.

Dionysos’un doğumunda ise Zeus bir adım daha ileri gitmiştir. Zeus, Dionysos’un annesi Semele’yi yıldırımıyla yok etmiştir. Henüz doğmamış bebeği kendi baldırına dikmiş ve oradan doğurmuştur. Anneyi yok etmiş, doğurganlığı ise sahiplenmiştir.

Girit mitolojisinde Zeus’un doğduğu ve güçlendiği mağara da bu okumanın ayrılmaz bir parçasıdır. O mağara açıkça toprak ananın rahmidir. Erkek tanrı, gücünü kazanmak için dişil bir mekânın içine girmek zorunda kalmıştır.

Bu üç eylem bir arada okunduğunda tablo son derece açıktır: kadının bilgeliği yutulmuş, doğurganlığı gasp edilmiş, kutsal mekânı ise erkek iktidarının kaynağına dönüştürülmüştür. Bu mitolojik anlatılar tesadüf değildir. Anaerkil dönemin sembolik tasfiyesinin ve kadının yaratıcı gücüne sistematik el konulmasının en açık göstergesidir.

Semavi Dinler ve Kaburga Prangası.

Ortadoğu kaynaklı tek tanrılı dinlerin yükselişi, eril egemenliğin en katı kurumsallaşma aşaması olmuştur. Bu inanç sistemleri yaratıcıyı eril bir otorite olarak tanımlamıştır. Toplumu da sorgulanamaz bir kul ve ümmet statüsüne indirgemiştir. Havva’nın Adem ile eşit balçıktan yaratılması mümkünken, onun bir kaburga kemiğinden var edildiği anlatılmıştır. Bu anlatı, kadını varoluşsal olarak erkeğe bağımlı kılmıştır. İlk Günah efsanesiyle de kadını tüm kötülüklerin kaynağı olarak işaret etmiştir.

Bu teolojik kuşatma altında kadının dili, sesi ve hukuku elinden alınmıştır. Hak talebinde bulunan kadınlar baskılanmıştır. Kimi coğrafyalarda kadın, ticari bir meta konumuna düşürülmüştür. Eğitimden uzak tutulan topluluklar içinde kadın, katı dini dogmaların gölgesinde haklar bakımından çok daha ağır bir yük taşımak zorunda kalmıştır.

Bu süreç yalnızca bir hak yoksunluğu değildir. Aynı zamanda bir hafıza kırımıdır. Kadının yaratıcı gücünün, tarihsel özneliğinin ve kadim bilgeliğinin üzerinin örtülmesidir, silinmesidir ve unutturulmasıdır. Alevi kadınının bugünkü mücadelesi, bu hafızayı yeniden kurmak üzerine yükselmektedir.

Tarihsel Tecrit, Cadı Avları ve Kurumsallaşmış Kadın Kırımı.

Eril sistem, kadını yalnızca teolojik anlatılarla kuşatmamıştır. Kadının sesini, bedenini ve varlığını hedef alan somut imha operasyonlarıyla da kuşatmıştır. Bu gerçekler kendiliğinden konuşmaktadır.

Yaşayan Tecrit: Athos Dağı’nın Bin Yıllık Yasağı.

Bugün modern dünyada, Yunanistan sınırları içinde bir dağ vardır. Bu dağ, Athos Dağı’dır. Ortodoks dünyası için kutsal sayılır. Bu dağa tam bin yılı aşkın süredir kadınların ayak basması yasal olarak yasaktır. Dişi hayvanların ayak basması da yasaktır. Bu yasak, Meryem Ana’nın kutsallığını korumak ve keşişlerin günaha girmesini engellemek bahanesiyle meşrulaştırılmıştır. Bu ortaçağ uygulaması, eril zihniyetin bir arzusunun yaşayan en çıplak ifadesidir. Bu arzu, kadını mekândan, topraktan ve kutsal alandan yalıtarak hayattan silme arzusudur.

Avrupa’nın Büyük Kırımı: Eli Öpülesi Bilge Kadınlar ve Cadı Avları.

15 ve 17. yüzyıllar arasında Avrupa’da kilise ve devlet işbirliğiyle yüz binlerce kadın “cadı” ilan edilerek diri diri yakılmış, işkenceyle katledilmiştir. Yok edilen bu kadınlar asla edilgen kurbanlar değildir; şifacı, ebe, doğayı tanıyan, bitkilerin dilinden anlayan, eril tıbba, senyörlerin sömürüsüne ve kilise dogmalarına boyun eğmeyen isyan ve direniş meşaleleridir. Engizisyonun temel kitabı kabul edilen Malleus Maleficarum (Cadıların Çekici) adlı metinle bu kırım kurumsal bir zemine oturtulmuş ve sistematik bir kadın imhası meşrulaştırılmıştır.

Bugün eril dilde bir küfür ve aşağılama sıfatı olarak kullanılan “cadı” kelimesinin arkasında, tarihin o ilk bağımsız, boyun eğmez, eli öpülesi kadın önderlerinin görkemli direnişi yatmaktadır. Onların yakılan bedenlerinden göğe yükselen o kızıl alev, bugün kurumsal tahakküme karşı duran kadınların hafıza meydanındaki sönmez ışığıdır.

İskenderiyeli Hypatia: Bilginin ve Kadın Aklının İmhası.

Milattan sonra dört yüz on beşinci yılda, Hypatia İskenderiye sokaklarında katledilmiştir. Hypatia, insanlık tarihinin önde gelen matematikçi, astronom ve filozoflarından biriydi. Bağnaz bir güruh ona dinsiz, büyücü ve hilebaz demiştir. Onu sokaklarda sürüklemiştir. Midye kabuklarıyla eti kemiğinden ayırıp vahşice katletmiştir. Hypatia’nın şahsında yok edilen yalnızca bir insan değildir. Kadının aklı katledilmiştir. Kadının bilimi yönetme yeteneği ve toplumsal öncülüğü de katledilmiştir.

Doğu’nun Namus Kıskacı: Diri Diri Gömülen Kız Çocukları.

İslamiyet öncesi Ortadoğu’da kız çocukları diri diri toprağa gömülmüştür. Bu, kadının ekonomik bir yük olarak görülmesinin en vahşi sonucuydu. Kadın, namus denilen eril illüzyonun taşıyıcısı olarak da görülüyordu. Bu coğrafyada kadın bir nesneye indirgenmişti. Mülkiyet hakkı yoktu. Erkeğin borçlarına karşılık takas edilebiliyordu. Savaş ganimeti olarak yağmalanıyordu. Toprağa gömülen o bedenler, hafızadan silinmeye çalışılan bir tarihin en acı tanıklarıdır.